Friday, September 08, 2006

Gökkuşağının Çocukları


Gökkuşağının Çocukları

Çingene olmak isterdim bazen
Umursamadan şaşkın bakışları
İçimden geldiği gibi şarkı söylemek
Yol ortasında yalınayak dans etmek
En sevdiğim kazağın çingene pembesini almak,
Altına cırt yeşil fırfırlı bir etek giymek.
Modadan, uygunluktan nasibini almamış
Kılık kılık kıyafet yaratmak.
Koca koca güllü tokalar,
Ağzımda koca bir sakız,
Hanfendiliği düşünmeden
Alabildiğine balon şişirmek.
Kahkaha atarken sesimi kısmamak
Koca bir bonfileyi yemiş kadar mutlu olmak.
Kimi gece, aç da yatsam
Yarın bulduğumla yetinip
Dansıma devam etmek.
Çiçek satmak aşıklara
Çingene ağzıyla:
“Abey, alıversene şu sevdiceğine bir çiçek” demek.
Sonrada bakıp yüzlerine
Kocaman gülümsemek.
Bir çingene olmak isterdim bazen
Dışlanmışlığım için ağlayıp,
Hooop tekrar gülebilmek!
Takınıp en arsız tavrımı:
“Haydi bakayım be güzelim falına”
“Yoktur ben de yalan dolan” diyebilmek.
Bir çingene olmak isterdim bazen.
Hem ağlayıp kaderime,
Hem şükretmek özgürlüğüme.

Evren Bilgin

Çingene pembesi, çal çingene, çingene tarotu, çingene pazarlığı. Hayatımızın aslında içinde olan ama dışında tutmayı yeğlediğimiz insanlar; çingeneler...

Çöpleri karıştırıp içinden satıldığında para edenleri ayıklayan, motorlu taşıtlar için ayrılan yollarda at arabalarıyla trafiği tıkayan, yüzleri hep mahsun, gözleri hep düşünceli, genelde eğlendirerek, kalaycılık, bakırcılık yaparak, çiçek satarak veya çöp toplayarak geçimlerini sağlayan çingenelerin, birçok ülkede nasıl oluyorda ortak yaşam koşullarında ve geleneklerini yüzyıllardır bozmadan yaşadıkları hep merak edilmiştir.

Çingeneler tarih boyunca göçebe bir toplum olarak yaşadıklarından, içinde yaşadıkları toplumlar tarafından, yabani, hırsız, dilenci gibi sıfatlarla algılanmışlardır. Çingenelere uygulanan zulüm, baskı ve dışlamalar, hikayelere, şarkılara hatta filmlere konu olmuştur. Buna rağmen tüyler ürpertici zulümlere maruz kaldıkları yılları geride bırakarak, önyargıların üstesinden gelmek için çabalamışlar, kendilerini birçok ülkede kabul ettirmişlerdir.

Çingene toplumu bir klan toplumudur ve birbirlerine, dışarıya karşı daha güçlü olabilmek için son derece bağlıdırlar. Tüm dünyaya küçük topluluklar şeklinde yayılmış oldukları için, kültürlerinin devamını koruyabilmek amacıyla birbirlerini korumaları gerekmektedir.

Bugün bütün çingeneler, dünyaya etnik bir grup olduklarını kabul ettirebilmek için çaba göstermektedir.

Çingeneler yaygın bir şekilde klanlara ayrılımışlardır. Bir klan birbirine akraba olan veya tarihsel yakınlıkları olan ailelerin biraraya gelmesiyle oluşmaktadır. Klanlar fahri liderler tarafından yönetilmektedir. Genelde, siyasi hiçbir etkisi olmayan, kral yada kraliçe gibi ünvanları tercih etmektedirler. Bu ünvan ve organizyonel yapıları, çok dağınık bir şekilde yaşadıkları için ülkeden ülkeye değişiklik göstermektedir. En büyük ortak noktaları anadilleri olan Romancadır.
Çingenelerin kökenlerinin Kıbrıs olduğu gibi bir yargı vardır öyleki İngilizce “Cyprus” ve “Gypsies” kelimlerinin bu nedenle birbirine benzediği düşünülür. Ancak, çingenelerin dili Romanca ile Hint-Avrupa dil ailesi arasındaki ilişkiden yola çıkılarak, çingenelerin anavatanlarının Hindistan’ın kuzeybatı kesimleri olduğu keşfedilmiştir. Yaklaşık 500 yıldır Avrupa’da yaşayan çingenelerin anavatanları ancak 18. yy’in sonlarına doğru tespit edilebilmiştir. Çingeneler, 14. yüzyılda Balkanlara, 15. yüzyılda da Avrupa'ya yayılmışlardır. Çingenelerin, Hindistan'dan göçlerinin bir noktasında iki kola ayrıldıkları belirtilir. İlk kol, kuzeye yönelmiş, Kafkaslar, Karadeniz, Orta Avrupa, Balkanlar hattını izlemiştir. İkinci kol, Güneydoğu Anadolu, Irak, Suriye, Filistin, Mısır hattını izler. Geçtikleri hemen her yerde topluluğun bir bölümü kalmıştır. İstanbul, Trakya çingeneleri birinci kolun, Maraş, Antep, Adana civarında yaşayan çingeneler ise ikinci koldan göç edenlerin torunlarıdırlar.
Çingenelerin Avrupa’ya göç etmeleri Avrupalılarca yadırganmamış, fakat bir süre sonra Avrupalılar ile aralarında zıtlaşmalar başlamıştır. Bunun sonucunda, çingenelerin garip bir şekilde ortaya çıkışları, aykırı ve dışa kapalı yaşam biçimleri aşağılanmaya başlanmış ve bunlar, çingenelere yapılan zulmün yalnızca başlangıcını oluşturmuştur.
Çingeneler İspanya’da, 1492 yılında Hırıstiyanlık yeniden yayılana kadar, İslam kuralları altında özgürce yaşamışlardır. 1499-1783 yılları arasında bir düzineden fazla yasa çıkartılarak romanca konuşulması, çingene giysileri giyilmesi ve çingene yaşamını yansıtan her türlü özel şey çingeneleri sindirmek amacıyla yasaklanmıştır. Fransa’da, ilk resmi baskı, 1539 yılında, çingenelerin Paris’ten sürülmesi ile başlamıştır. 1563 yılında ise ölüm tehdidi ile İngiltere’den kovulmuşlardır. 17 yy.da birçok çingene, 1855 yılında özgürlüklerini alana kadar Maceristan ve Romanya’da köle olmaya
20. yy’da, 2. dünya savaşında, yaklaşık 400.000 çingene, Hitlerin Ari Irk düşüncesi ile Nazi toplama kamplarında öldürülmüştür. (Çingeneler, Nazım Alpman, sayfa 101-102)
Hintli bir çingene
Çingene toplumları en büyük farklılıkları dinlerinde göstermektedir. Genellikle yaşadıkları yere adapte olmuşlar ve o bölgenin yaygın dinini benimsemişlerdir. Yayıldıkları geniş alanları düşünürsek karşımıza, katolik, protestan, ortodoks ve müslüman birçok çingene çıkmaktadır.
Genelde aile merkezli olan çingeneler miraslarına ve atalarına son derece hayranlık duymaktadırlar. Evlilikleri, kişilerin kişisel tercihlerinden ve beğenilerinden ziyade, klanın ve ailelerin bağlarını güçlendirecek şekilde, genelde daha önceden ayarlanmış şekilde gerçekleşir. Ülkemizin doğu ve güneydoğu kesimlerinde halen devam etmekte olan başlık parası geleneği, çingenelerde de varlığını sürdürmektedir
Hem modern yaşama dahil olmak hem de kültürlerinin gücünü korumaya çalışmak, zaman zaman zorlandıkları konular arasında yer almaktadır. Bunun için mümkün olduğu kadar, bakırcılık, kalaycılık, nalcılık, eğlence, el sanatları, küçük ölçekli ticaret gibi geleneksel işlerde çalışmayı tercih etmektedirler.

Varlar, hem de milyonlarca... İstatistiki rakamlara göre Avrupa'da toplam olarak 7 milyon 101 bin 500 çingene yaşıyordu. Bu sayının yüzde 60'ı Balkan ülkelerinde bulunmaktadır.
Çingenelerin ülkelere göre dağılımı da oratalama olarak şöyledir: Romanya: 800 bin Bulgaristan: 800 bin Yugoslavya: 800 bin Çekoslovakya: 600 bin Macaristan: 500 bin Türkiye: 500 bin-1.000.000 arasıİspanya: 500 bin Rusyada: 260 bin Fransa: 250 bin
Günümüzde çingenelere karşı uygulanan baskı ve önyargılı tutum halen devam etmekte ise de, onların, insaüstü çabaları ve birbirlerine olan bağlılıkları ile kültürlerinin yok olmasına izin vermeyecekleri kesindir.

Tuba Hanım


Boğaziçi İşletme mezunu bir arkadaşım var. Derslerle arası da oldukça iyi. Birgün okulda başından geçen ve ölseydim de yerin dibine girseydim dediği bir olay anlattı ve ben koptum.
Dönem başından beri girmediği bir ders hocası, derse ilgi pek olmadığı için hoca derse belli bir süre gelmeyenleri bırakacağını söyleyince bizimki tutuşmuş soluğu eğitmenlerin odasında almış. Aklınca hocaya gidecek ve derslere girdiğini ancak arada bir imza atmayı unuttuğu için bu duruma düştüğünü bu konuda bir yardımı olup olmayacağını soracakmış. Dersin hocasının adını arkadaşlarından öğrenmiş ve odasına gitmiş. Kapıyı çalmış ve içeri girmiş karşısındaki erkek hocaya:
-Hocam merhaba. Tuğba Hanım yok mu?
-Yok canım, napıcan sen Tuğba Hanımı?
-Ya hocam bir imza durumu vardı da onu konuşacaktım.
-Nasıl bir imza durumu anlat bakalım ben yardımcı olayım.
-Ya hocam, ben derslere giriyorum ama arada imza atmadan erken çıktığım zamanlar oldu. Şimdi, Tuğba Hoca derslere belli bir süre gelmeyenleri bırakacağını söylemiş. Benim de son senem. İş görüşmelerim bile başladı. Bekleyen yerler var. Bunu konuşacaktım.
-Demek derslere kesintisiz devam ettiğin halde Tuğba Hoca seni de bırakacak ha. Tamam merak etme ben konuşur ikna ederim Tuğba Hocayı. Senin gibi çalışkan, hele de birkaç ay sonra işe başlayacak bir öğrencimizi zor durumda bırakmayız merak etme oğlum.
-Teşekkür ederim hocam
-Git başımdan da gözüm görmesin seni yalancı haydut!
-Hocam????
-Ne hocası! Ne hocası! Utanmadan koca herif yalan söylüyosun karşımda!
-Hocam bir terbiyesizlik mi yaptım anlamadım ki?
-Derslere giriyormuş da imza atmamışmış! Haydut! Tuğba Hanımmış? Ulan sabahtan beri Tuğba Hanımla konuşuyorsun be! Derslere girseydin koca adama hanım demezdim. Hadi oğlum seneye gel seneye!!!
-????

Tabi bizim arkadaşın okulu bir sene uzadı ve Tuba Hocayı ne zaman görse gözlerini kaçırdı.
Ne demişler; yalancının mumu yatsıya kadar yanarmış...

Sevgili Eşime

Ben Seninle Varım Bir Bilsen


Ben seninle varım bir bilsen,
Seninle görür gözlerim göklerin maviliğini,
bulutların beyazını,
Aşkın kırmızısını
Seninle duyarım martıların bir simit parçası için çığlığını.
Ben seninle varım
Toprağın yağmuru içişi gibi gideririm susuzluğumu dudaklarında
Kendime çeki düzen veririm gözlerinin aynasında
Sırf sana güzel görüneyim diye,
Gözbebeklerinin karasını sürme gibi çekerim gözlerime
Sırf senin için...
Ben seninle koklarım baharda açan güllerin cennet kokusunu,
o güllerin üstündeki çiğ damlaları,
Bilki her sabah üstlerine akıttığım, sana olan aşkımın gözyaşları.


Saçlarımdaki güneş gölgeleri senin saçlarının renginden,
Gözlerimin mavisi yüreğindeki denizin derininden,
Kirpiklerim sen, kaşlarım sen, dudaklarım sen.
Ben seninle varım bir bilsen.
Hani bir elmanın iki yarısı deyimi vardır ya
İşte biz aynı bu deyimiz.
Aynı bu elma,
Aynı bu iki yarı,
Aynı çekirdek aynı sap, aynı çöp.

En güzel ezgiler senin nefesin,
En içli şarkılar senin sözlerin,
Sıcacık ekmek kokusu gibi teninin kokusu,
Derinden derinden içime çektiğim.

Gökte ay, yıldızlar, gezegenler,
Yerde, dağlar, taşlar, okyanuslar, toprak,
Kuşlar, kurtlar, ağaçlar, çiçekler herşey...herşey
Yalnızca sen olunca güzel..
Ben seninle varım bir bilsen.

Yüzündeki otuziki yılın çizgisi benden ayrı yılların anısı ya,
Benden önceki yaşamını yaşanmamış saymak için,
Bir silgi alıp elime tek tek silmek isterim.
Evet kıskanıyorum, kıskancım hem de en tehlikelisinden
Kork benden
Çünkü ben seninle varım.

Tansiyonum düştüğünde ilacım, terinin tuzu,
Üşüdüğümde eldivenim ellerin,
Başım ağrıdığında aspirin yerine seni içerim.
Bu bir hastalıksa hiç iyileşmeyeyim,
Bir işkenceyse sonsuza dek gerili kalsın zincirlerim
Ellerime kelepçe vurulsunda kıyamete kadar çıkmasın.

Kuşlara ekmek atarken sen
Yürürken sen, otururken sen, yatarken sen.
Boğazda sen, Emirgan’da, Ortaköy’de, Kalamış’ta sen,
Ağaçlar çiçek açarken sen, yaprak dökerken sen
Tohum ekerken sen, sürgün verirken sen.
Doğumda sen, yaşamda sen, ölümde sen.
Her şeyde, her yerde, her zaman sen, sen, sen... hep sen...
Ben seninle varım zaten.
O zaman benim içimde sen, hatta ben=sen....bir bilsen.


Evren Bilgin

Doyasıya sevelim

Aşağıda beni çok etkileyen bir şiir görüyorsunuz. Etkilenmemek mümkün değil zaten okuyunca. Çoğu zaman iş yorgunluğuyla eve döndüğümde hele evde beni bekleyen bir dolu ev işi de varsa bu ruh halinde oluyor ve Arca'yı oyalama taktikleri ile oyalayıp başımdan savıyordum. Bu şiir yeniden gözümü açtı. Artık elinde oyuncak yanıma gelip "anna oyun oyun" dediğinde "sonra oğlum" demiyorum. Elimdeki işi bırakıp onunla doyasıya oynayıp biraz daha geç yatmayı göze alıyorum. Hele akşamları, onu yatağına tek başına yatırıp uyumasını beklemeden odasından hemen çıkmıyorum artık. Birlikte yatağına girip bir masal okuyup doyasıya okşayıp öpüp kokladıktan sonra iyice uykuya yenik düşene kadar yanında kalıyorum. O da bundan öyle büyük bşr haz alıyor ki benşm yanında olduğumu görünce daha bir güvenli dalıyor uykuya ve arada bri gözünü açıp hala orada olup olmadığımı kontrol ediyor. Yanağını yanağıma dayayıp o şekilde uyuyor, öyle huzurlu oluyor ki o zaman. Çünkü o bir daha bu yaşlara geri dönmeyecek ve ben onun bu hallerini çok özleyeceğimi biliyorum. Şimdi onun o ipek tenini öpüp okşarken ileride sakallı cildini bu şekilde öpmeme izin vermeyeceğini biliyorum. "Of anne ben çocuk muyum beni böyle öpüyorsun" diyecektir büyük ihtimalle. Minik ayaklarını ellerimin arasına alıp gıdıklarken ileride 43 numara ayaklarına dokunamayacağım hele ellerimin arasına hiç alamayacağım. Bunları düşündükçe onunla sağlıklı ve verimli saatler geçirmenin herşeyden daha önemli olduğunu bu şiir bir kez daha hatırlattı bana. Hatta eşim dün akşam şiiri yazıcıdan bastırıp buzdolabının görebileceğimiz bir yerine asmış her zaman gözümüzün önünde olsun unutmayalım diye. Ne diyeyim, onlar bizim en değerli varlıklarımız ve yeteri kadar zaman ayırıp öpüp koklayarak yetişkinliğe ulaştıralım onları.. Sonradan keşke dememek için...

YETİŞKİN OĞLUMA

YETİŞKİN OĞLUMA

Sürekli meşguldüm o kadar sene
Seninle doyasıya oynayamadım
Sen beni çağırdın gel oyna diye
Ben bir türlü zaman ayıramadım

Giydirdim,doyurdum,seni kolladım
Sadece bunları yeterli sandım
Bana oyuncağını getirdiğinde
Ben seni çoğu kez başımdan savdım

Yatağa yatırır seni okşardım
Sen uyur uyumaz hemen çıkardım
Şimdi o günleri çok özlüyorum
Keşke bir dakika fazla kalsaydım

Hayat ne kadar da kısa, yıllar ne çabuk
Ne zaman büyüdü bu küçük çocuk
Ona dokunmak için uzandığımda
Ellerim boş kalır yüreğim buruk

Artık ne resimler, ne de oyunlar
Ne ‘’ iyi geceler’’ ne sarılmalar
Hepsi çok geride ulaşmak çok zor
Yaşanmadı sanki o güzel yıllar

Artık hiç işim yok, yapayalnızım
Günlerim çok uzun, üstelik bomboş
Keşke isteklerini bir bir yapsaydım
Küçük arzuların şimdi çok şirin çok hoş

Alice Chase